Get Adobe Flash player

 

Buradasınız: Paylaşım > Makaleler > Cemal Hocamızın Somali Dadaab Kampı İzlenimleri
Somali Dadaab Kampından Görüntüler
Genç Doku Dergisi Röpartajı
KONU: Somali Dadaab kampı izlenimleri
Konuk: Cemal YILMAZ

1- Geçtiğimiz günlerde İHH gönüllüsü olarak Dadaab kampını ziyaret ettiniz. Kısaca kampı bizlere tanıtır mısınız?
Dadaab kampı Dünya’nın en büyük mülteci kampı durumunda. Yaklaşık 650 bin kişi burada yaşamaktadır. Adına yaşamak denirse! Kamp Somali sınırına 100 km mesafede. Kenya topraklarında 95 km2 üzerine kurulmuş. Kenya’nın Garissa il merkezine 121 km, Dadaab ilçe merkezine 12 km, Kenya’nın başkenti Nairobi’ye 488 km, Somali’nin başkenti Mogadişu’ya ise 722 km mesafede bulunmaktadır.
Dadaab’da her birinde takriben 100 bin insanın yaşadığı 7 tane kamp var. Bunlar; İfo-1, İfo-2, İfo- 3, Degahli ( Somalice’de bir taş ismi), Bolaxêyr ( Somalice’de Hayırlı köy), Boleabextî ( Somalice’de Bahtlı köy), Hagedara (Somalice’de büyük ağaç) adları verilmiş.
1990’da Somali’deki emperyalist işgal, iç savaş ve çatışmalar, ardından gelen kuraklık ve açlık nedeni ile 21 yıldır insanlar buralara adına “ölüm yolculuğu” dedikleri yüzlerce km’lik mesafeyi çok zor şartlar altında yürüyerek ulaşmaktalar. Hemen hemen herkes bu ölüm yolculuğu esnasında birden çok çocuğunu yolda kaybediyor.
Kampın yönetimi Birleşmiş Milletlerin kontrolünde. Kamptakiler BM teşkilatından memnun değiller. Son model jeeplerle gezmek dışında pek bir şey yapmıyorlar. BM’den bazı kadınlar mülteci kadınlar ve çocuklar üzerinde misyonerlik çalışması yapıyor, ahlaksızlığı yaymaya çalışıyorlar. Kamptakilerin tamamı Sünni ve Şafii mezhebine mensuplar.

2-  Ziyaret süresince kamptaki izlenimlerinizi bizlerle paylaşır mısınız?
Bir grup gönüllüyle 9 saat uçak, 9 saat karayolu ile önce Kenya’nın başkenti Nairobi’ye ertesi günde Dadaab mülteci kampına ulaştık.
Kampa ulaşmadan önce özellikle Garissa’dan sonraki 100 km’lik yolculukta nelerle karşılacağımızı az çok tahmin etmeye başladık. Ortada yol diye bir şey yok. Çalılar arasından açılmış kanallardan oluşan çok sayıda aracın sağa sola batıp beklediği perişan bir durum var. 100 km’lik mesafeyi ancak 4 saatte gidebildik. Kuraklık nedeni ile yol kenarlarında ölmüş yabani hayvanlar ve kuşlar var. Yol boyunca ceylandan domuza, akbabadan deve kuşuna birçok hayvana rastlamak mümkün.
Nairobi’den itibaren sürekli asker veya polis kontrollerinden geçiyoruz. Türk olduğumuzu öğrenince bizi hep sıcak karşıladılar. Pasaportumuzun işe yaramasına seviniyoruz. Yıllardır bu bölgeye yağmur yağmazken Elhamdülillah yolculuk süresince bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor. Ancak akşama Dadaab’a ulaşabildik. Geceyi orada geçirdik. Sabaha kadar aralıksız yağmur devam etti. Sabahleyin karşılaştığımız manzarayı kelimelerle anlatmak mümkün değil. Her taraf kum, yapraksız dikenli çalılar, çalılar arasında yine çalılardan yapılmış küçük barakalar birde yolun kenarlarından akan yağmur suları ve küçük dükkânlar. Ortada zemini toprak olan kasabanın ana caddedesi. Ulaşımı sağlayan çok eski kamyon kasalarından çevrilmiş otobüsler.
Sabah İHH ekibi ile kamyona erzakları yükleyip 20 km ileride bir köye gittik. Köy dedimse yolu, suyu, bağı bahçesi olan, evin barkın olduğu bir yer değil. Bir grup Mültecinin çalılıklar arasında yaşadığı barakalar topluluğu. Köyün en dikkatimizi çeken yeri Mescidi. 50 m2 civarında bir alanın etrafı çalılarla çevrilmiş, kıble istikametine ise yine çalılardan mihrap yapılmış, zemini toprak çatısı hiç olmayan bir yer. Mescide yöneldiğimizde yaşlı bir amca:“Burası Allah’ın evi, abdestiniz var mı? Ayakkabılarınızı çıkarın” diye bizleri uyardı.
Mescidi görünce aklıma Efendimiz sallallahü aleyhi vesellem’in Medine’de yaptırdığı Mescid-i Nebevinin ilk hali geldi. Aynen onun gibi zemini kum, insanlar secdeye kapandığında alınlarını Allah rızası için toprağın üzerine koyuyorlar. Yerin sertliğini gerçekten hissediyorlar. Yağmur yağdığında da doğrudan üzerlerine yağıyor. Bu mescidin çatısı yok Hoparlörü yok, halılıları yok, minaresi yok. Ama mazeretlerin arkasına sığınmayan namaz kılan cemaati var.
Mescidin az ilerisine vardığımızda müthiş bir manzara ile karşılaşıyoruz. Somalililerin Duksi dedikleri bir Kuran Kursu. Gözlerimize inanamıyoruz. Ağacın altına toplanmış onlarca çocuk ellerinde birer tahta parçası Kur-an öğreniyorlar. Yaklaştığımızda tahtaların üzerindeki, ayet-i kerimeleri görüyoruz. Bu tahtaları defter veya yazı tahtası olarak kullanıyorlar. Bunlara “Loh” adı veriliyor. Yazılarını ise eski pillerin içinden çıkardıkları ıslak kömürle yazıyorlar. Silgi olarak bez veya bazen minik ellerini kullanıyorlar. Bir an aklıma bizdeki Kur-an Kursları ve Okullar geldi. Bu çocukların akıllı tahtaları yok, tablet bilgisayarları yok, ciltlerce kitapları yok, oturacakları sıraları, masaları hiçbir şeyleri yok. Ama Kur-an öğrenme azimleri var.
Duksi’ye girdiğimizde çocukların bize karşı mesafeli davrandıklarını görüyoruz. Buralarda tüm beyazları Hıristiyan, sömürgeci, Misyoner olarak zannediyorlar. Müslüman olduğumuzu ifade etmek için aralarına girip, Kur-an okuyoruz. Koro halinde tekrar ediyorlar. Tereddütlü bakışlar birden yerini tebessüme bırakıyor. Küçücük çocuklar çok güzel Kur-an okuyorlar.Buralarda çok sayıda hafız yetişiyor.
Duksiler bize Mescidi Nebevinin bitişiğinde bulunan İslam’ın ilk yatılı mektebi olan Ashabı Suffe’yi hatırlatıyor. Müezzinlerin efendisi Bilal-i Habeşi (r.a) gibi siyahi bülbüller burada da “kul hüvellahü ehad” diyorlar.Üzerlerine yığılmış taşlar yok belki.Sömürü ve zulüm sadece şekil değiştirmiş olarak karşımıza çıkıyor.
Yardımları dağıtıp Dadaab merkeze dönmek üzere yola çıkıyoruz. Etraftaki çadırlar ve barakaların bir kısmı yağan yağmur sebebi ile sular içinde kalmış. Gerçi evlerde ıslanacak halıları, mobilyaları yok. Hepsi üç parçadan oluşan kab kacak o kadar. Yağmur hem rahmet hem de zahmet getiriyor. Doktorlar su birikintilerinin bazı bulaşıcı hastalıkların yaygınlaşmasına sebebiyet vermesinde endişe ediyorlar.
Köyden ayrılıyoruz. Bu köyün ne elektriği, ne suyu, ne yolu, ne kahvehanesi, ne bakkalı, nede fırını var. Hiçbir şeyleri yok. Sadece 20-30 metrekarelik çalıdan yapılmış barakaları var.
Her ailenin ortalama yedi çocuğu var. Aileler 10-20 kişiden oluşuyor. Nerede, nasıl yatıp kalkarlar? Nerede banyo yaparlar, nerede yemek yaparlar? Anlayamıyoruz. Dünyanın hiç olduğunu bir kez daha hissediyoruz. Guruplar halinde insanlar etrafta dolaşıyorlar yapabilecekleri bir işleri yok. Yokluk ülkesindeyiz!

3- Bu manzarayı görünce neler hissettiniz? Sizi en çok ne etkiledi?  
Aslını söyleyecek olursak insanlığımızdan utandık. Bir şey yapamamak yada çok az şey yapmak, çaresizce seyretmek içimizi acıtıyor. İnsanların gözü önünde göz göre göre insanlık ölüyor. Korkunç bir insanlık dramı yaşanıyor. Tüm bu olumsuzluklar içerisinde insanların inaçlarını kaybetmemeleri, her türlü imkânsızlığa rağmen çocuklarının eğitimini yapmaları, Kur’an öğretip hafızlık yaptırmaları beni çok etkiledi. Kampta 3000 den fazla Duksi olduğunu söylediler. Aç ve susuz olmalarına rağmen Kur’an öğrenimini ihmal etmiyorlar. Yüz binlerle ifade edeceğimiz çocuk çaresizlik içinde kaybolup gidiyor. Kim bilir ümmet için faydalı olacak ne  cevherler vardır bunların içinde. Fırsat bulsalar bunlardan ne büyük ilim, fikir, dava adamları yetişirdi. Şairin dediği gibi;“Ne gelirki elden kader bu. Emir” diyoruz.
Beni çok etkileyen, daha doğrusu gözümüzü yaşartan başka bir manzara ise; insanların uzaktan her kamyonun gördüklerinde hemen oraya yönelip biçare bir vaziyette erzak kuyruğuna geçmeleri. Hiç bir şey üretemeyip sürekli alan el olmak onları da incitmiş. Bakışları, duruşları bunu gösteriyor. Ümmetimizin bu perişan hali yüreğimizi sızlatıyor.

4-İHH burada ne tür çalışmalar yapıyor?
İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsanî Yardım Vakfı’nın buradaki çalışmaları, insanın göğsünü kabartacak nitelikte. İHH İnsanî Yardım Vakfı, bölgede ilk günden beri konuşlanmış, mülteci halkla “et ve tırnak gibi” olmuş durumda. İHH Birleşmiş Milletler karargâhının tam karşısında bir merkez kurmuş. Tüm çalışmaları buradan idare ediyorlar. Burası aynı zamanda küçük bir misafirhane. Gelenler burada konaklıyor. İHH halkın acil ihtiyaç duyduğu her şeyi imkânları ölçüsünde karşılamaya çalışıyor. Her gün binlerce kişiye yiyecek erzak dağıtıyorlar. Su kuyuları açıyorlar. Burada çok zor olan ama çok önemli bir ihtiyaç su kuyusu. Bir su kuyusu açmak, 60 bin Dolar’a mal oluyor. Tek başına İHH bugüne kadar (yani son 3 ayda) tam 6 tane su kuyusu açmış.5 tanesinin de izni çıkmış başlıyorlardı. Su kuyusu açmak için yerin en az 150 m kadar derinine inmek gerekiyor. Bir su kuyusu, ortalama 1500 kişinin her türlü ihtiyacını (beslenme, yıkanma, sulama) karşılıyor. Saç tabakalardan çevrili Duksiler ve mescidler inşa etmişler. En önemli faaliyetlerinden birisi de sağlık hizmeti veriyorlar. Çadırdan kurdukları sahra hastanelerinde her gün 500 den fazla insana sağlık hizmeti sunuyorlar.  Ölümler daha çok “Ölüm Yolculuğu” adı verilen ve günlerce yaya olarak yapılan göç yolculuğu esnasında yaşanıyor. Şu anda ise ölümler yine o yolculuktan kalma hastalıklar dolayısıyla oluyor. Öğrendiğimiz kadarı ile Kenya devleti burada kalıcı bir çalışma yapılmasına izin vermiyormuş. İHH On dönümlük bir alanı hastane, aşevi, mescid, Duksiden oluşan bir kompleks olarak hazırlıyor. Özellikle Kurbanda et dağıtımı yapıyorlar.
İHH’nın yaptığı beklide en önemli iş; onurlarını kırmadan hasret kaldıkları tebessümü göstererek, selam vererek ümmetin onları unutmadığını, yalnız olmadıklarını hissettirmeye çalışmasıdır.

5-Acil olarak şu anda neye ihtiyaçları var?
Şu anda büyük bir insanlık dramının yaşandığı Dadaab Mülteci Kampı’ndaki temel ihtiyaçlar şunlardır:
1 – Gıda,
2 – Su,
3 – Sağlık taraması ve bakım,
4 – Yaşam alanı ve uygun yaşam koşullarının sağlanması,
5 – Giyim ( Hazır giysiler gönderilmemeli.. Bizim giydiğimiz kıyafetleri onlar giymiyorlar. Özellikle hanımlar için kumaş gönderilmesi ve uygun elbisenin dikilmesinin onlara bırakılması daha uygun olur. Başta ayakkabı ve terlik, çok acil gönderilmesi gereken bir ihtiyaç. Birçoğunun ayağında hiçbir şey yok. Çıplak ayakla yürüyorlar.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Burada çok büyük bir insanlık trajedisi ile karşı karşıyayız. Sorunlar bir günde çözülecek türden değil. Düzenli ve sürekli olarak yardım ulaştırmak gerekiyor. Aksi halde ölümler daha da artabilir. En önemlisi de Somali’de huzurun sağlanması ve biran önce yurtlarına dönüp insanların yeniden hayata tutunmaları gerekiyor.